Biyoloji

  • Sinir Sisteminin Yapısı Ve Özellikleri

    Sinir sistemi, beynin, omuriliğin ve vücudun tüm bölgelerini kapsayan geniş bir sinir ağından oluşur. Sinir sistemi, vücudumuzun farklı bölümlerinin iletişim kurmasına yardımcı olur ve beynimizin neler olup bittiğini kontrol etmesine izin verir. Sinir sistemi olmadan beynimiz lapa olur. Dış dünyada olup biten hiçbir şeyi bilmez ve vücudumuzu kontrol edemezdi.

    Beyin ve omurilik, merkezi sinir sistemi denilen şeyi oluşturur. Sinirlerin geri kalanına periferik sinir sistemi denir.

    Sinirler ve Periferik Sinir Sistemi

    Sinirler, vücut etrafında iletişim sinyalleri veya dürtüleri taşıyan teller gibidir. Her sinirin içinde bir sinir lifleri demeti bulunur. Bazı sinirler gerçekten uzun, ayaklarından omuriliğe kadar uzanan yoldaki gibi. Sinir hücrelerine nöron denir.

    İki ana sinir tipi vardır: motor sinirler ve duyusal sinirler.

    Motor Sinirler – Motor sinirler beyinin kaslarımızı kontrol etmesine izin verir. Beyin harekete geçebilmek için kaslarımızın genişlemesi veya büzülmesini söylemek için beyin motor sinirleri üzerinden sinyaller gönderir.

    Duyusal sinirler – İkinci tip sinirler duyusal sinirler olarak adlandırılır. Bu sinirler, dış dünyada neler olup bittiğini anlatmak için beyne sinyaller taşırlar. Duygusal sinirler cildimizde (dokunma), gözler (görme), dil (tat), burun (koku) ve kulaklardan (duymak) gibi işlevi görürler.

    Her durumda, sinyaller sadece bir yöne gider: Motor sinir sinyalleri beyinden kaslara doğru hareket eder ve duyusal sinir sinyalleri duyulardan beyne doğru hareket eder.

    Periferik sinir sistemi içerisinde iki ana sinir grubu vardır: otonom sinir sistemi ve somatik sinir sistemi.

    Otonom sinir sistemi – Bu sinir sistemi otomatik olarak çalışır. Bazı şeyleri düşünmek zorunda değiliz, beyin bizim için her şeyi yapıyor.

    Somatik sinir sistemi – Bunlar, bacaklarımızla zıplamak veya kollarımızı hareket ettirmek gibi aktif olarak kontrol ettiğimiz sinirlerdir.

    Nöron

    Her sinir nöron denilen birçok hücreden oluşur. Nöronlar hakkında daha fazla bilgi edinmek için, örneğin motor nöronunu ele alalım. Her motor nöronun üç önemli kısmı vardır: hücre gövdesi, dendritler ve akson. Dendritler ana hücre gövdesinin dallarıdır. Yanlarındaki hücreden dendritlerle sinaps adı verilen bir şey üzerinde konuşurlar. Aksonlar kaslara bağlanır ve onlara ne yapmaları gerektiğini söyler.

    Refleks

    Vücudumuz süper zekidir. Bazen o kadar hızlı hareket etmeliyiz ki, beyinlerimizin düşünmek için zamanı yoktur. Böylece vücudumuz beyni atlıyor. Bu sıcak bir şeye dokunduğumuzda olur. Elimiz, aslında beyin ona söylemeden önce hareket eder. Beyin sonunda neler olup bittiğini öğrenir, ama vücudumuz akıllıca bir şey yaptı ve önce harekete geçti. Doktorunuz, bacağınızın sizi düşünmeden hareket edip etmeyeceğini görmek için dizinizi belirli bir yere vurarak refleksinizi test edecektir.

  • Eşeyli Ve Eşeysiz Üreme Özellikleri

    Yeni organizmaları ebeveynlerinden doğurmaya yardımcı olan biyolojik süreç, yeniden üretim olarak adlandırılır. Dünyadaki her organizma hayatta kalır, çünkü kendi türlerini çoğaltma yeteneğine sahiptirler.

    İki geniş üreme kategorisi vardır. Bunlar arasında eşeysiz üreme ve eşeyli üreme olarak adlandırılır.Bu iki yöntem, bitki ve hayvanlar tarafından türlerinin hayatta kalmaya devam etmesini sağlamak için kullanılır. Eşeyli üreme ile eşeysiz üremeye bir göz atalım ve ikisinin arasındaki farkları öğrenelim.

    Eşeyli Üreme Nedir?

    Eşeyli üreme genellikle kompleks organizmaların çoğunda oluşan bir süreçtir. Bu yöntem, ebeveynlerden gelen genetik bilgilerin bir araya getirilmesini ve her iki ebeveynin birleşimi olan yeni bir organizmanın oluşturulmasını içerir.Eşeyli üreme çok karmaşık bir süreçtir. Burada organizmanın gametler denilen tohum hücreleri üretmesi gerekiyor.

    Bu gametler, bir organizmayı oluşturan diğer tüm hücrelere ilişkin bilgi içeren kromozom sayısının yarısını içerir. Hücreler mayozlaşır ve haploid hücreler (n) üretirler. Bu haploid hücreler, diploid hücrelerden geçen bir genom kopyasını içerir (2n). Tek kromozomun iki kopyası birbirini geçip tamamen yeni bir kromozom oluşturur. Bu yeni kromozom, çaprazlama etkisi olarak her iki kromozomdan da bir kombinasyon geni içerir. Bu, her iki ebeveynden de genetik bilginin eşe eşit şekilde geçirilmesini sağlar. Geçiş, belirli bir popülasyonda sağlıklı genlerin aktif kalmasını sağlar.

    Eşeyli üreme yalnızca erkek ve dişi çiftleşmesinden sonra gerçekleşir. Erkekler sperm ve dişiler yumurta üretir. Gonadlar, yani yumurta ve spermler haploid hücrelerdir. Sperm yumurtayı döllediğinde, hem anne hem de babadan genetik bilgi içeren bir diploid hücreye neden olur.Genlerin diploid kopyası baskın bir türün daha az sayıda mutasyon ve genetik kusurla evrimini destekler.Bu nedenle, organizmalardaki resesif özelliklerin maskelenmesinde genlerin rekombinasyonu çok önemlidir.

    Bitkilerde eşeyli üremenin gözlenmesi mümkündür. Angiospermler üreme organlarını içeren çiçekli bitkilerdir. Bazı çiçekler hermafroditler, yani hem erkek hem de dişi organları içerebilirler. Az sayıda çiçek sadece cinsiyetlerden birini içerebilir. Bu çiçekli bitkiler tozumaya maruz kalırlar, burada mendilden gelen polen damgaya aktarılır. Bu polen hayvanlardaki sperm gibi akar ve yumurtalıklarda yumurtaları döller. Bu, mitozlaşıp embriyo oluşturacak bir zigota dönüşür. Bu embriyo yeni bir bitkiye dönüşeceği bir tohum haline gelir.

    Bazı hayvanlarda dış döllenme gerçekleşir. Burada gametler her iki ebeveynin de vücudunun dışında buluşuyor. Bazı hayvanlarda, sürüngenler ve kuşlar gibi, zigotun etrafında sert bir örtü oluşur. Buna yumurta veya kabuk denir ve zigot dişi bedeninin dışında gelişir.Kanguru gibi bazı hayvanlar, embriyonun büyümesi ve gelişmesi için vücudunda özel bir çantaya sahiptir. Hayvanların çoğunda, embriyo dişi rahminde gelişir.

    Eşeysiz Üreme Nedir?

    Eşeysiz üreme, yalnızca bir ebeveyinin bir soyunu doğuracağı süreçtir. Üretilen bu soy, genetik yapısında ebeveyne tamamen benzemektedir. Asit benzeri bakteri, mantar ve hatta bitkiler gibi çok hücreli organizmaları üreten organizmalar vardır. Bakteriler eşeysiz bir fisyonla bölünürler. Hydras ve maya ikili fisyon yoluyla çoğalır. Bununla birlikte, bu organizmalar eşeyli üreme yaşayabilir.

    Örneğin, bakteriler konjugasyona tabi tutulabilir, hidra ve maya cinsel yolla çoğalabilir. Bazı omurgasız hayvanlarda da partenogenez üreme süreci bulunur. Bu, embriyonun veya tohumun büyümesi, bir erkek tarafından döllenmeden gerçekleşebilir demektir. Bu, bazı parazit haşereler, su pireleri, yaprak bitleri, balıklar ve köpekbalıklarında görülür. Bitkilerde eşeysiz üremede birçok süreç vardır:

    • Tomurcuklanan
    • İçten tomurcuklanan (gemsemüller)
    • Parçalanma
    • Yenilenme

    Eşeyli Üreme Artıları ve Eksileri

    • Eşeyli üreme aynı türden iki organizmayı içerir, böylece gamet hücrelerinin oluşumuna yol açar.
    • Gametler birlikte kaynaşır, genetik materyalin karışımı ve kombinasyonuna neden olur.
      Genlerin rekombinasyonu, organizmanın daha sağlıklı ve daha uyarlanabilir bir türe dönüşme şansını arttırmada yardımcı olur.
    • Üreme, her iki ebeveynin gametleri birlikte kaynaşmadıkça gerçekleşemez.
    • Erkek gamet çekirdeğinin çiftleşmeden sonra dişi gamete yapışacağına dair bir garanti yoktur.
    • Eşeyli üreme yoluyla bir yavru üretmek için harcanan süre çok uzundur.

    Eşeysiz Üreme Artıları ve Eksileri

    • Eşeysiz üreme sürecini tamamlamak için bir ebeveyn gereklidir.
    • Gebelik dönemi veya büyüme süresi çok kısadır.
    • Döller, aynı fenotipe sahiptir ve ana, babanın genetik yapısını oluştururlar.
    • İlgili genlerin çaprazlanması veya rekombinasyonu olmadığından, mutasyon olasılığı çok daha azdır.
    • Ebeveynden genetik materyal doğrudan doğruya bahar mevsiminde geçirildiğinden, tüm hastalıkların ve kusurların da yavrulara geçmesine neden olur.
    • Genlerin rekombinasyonu gerçekleşmediğinden, evrimleşme şansı çok düşüktür.
  • Endoplazmik Retikulum Nedir?Görevleri Nelerdir?

    Biyologlar, hücrelerin mikro kozmosuna daha derin bir şekilde baktıkça, çeşitli işlevlere hizmet eden bir çok organel ile birlikte otonom bir biyolojik sistemi keşfettiler. Keith R. Porter, Ernest F. Fullam ve Albert Claude’den oluşan üçlü, endoplazmik retikulumu keşfetti ve araştırmalarını 1945’te yayınladı. Bu hücre organelleri, her ökaryotik maddenin işleyişinde önemli bir rol oynadığı için çok önemli bir keşifti.

    Endoplazmik Retikulum Nedir?

    İki kelimeden oluşan ‘endoplazmik’ ilk kelimesi (endo = iç) bu organelin bir ökaryotik hücrenin sitoplazması içerisinde bulunduğu anlamına gelir. İkinci kelime ‘retikulum’ bunun hücre sitoplazmasında yaygınlaşan bir ağ türü olduğu anlamına gelir.

    Endoplazmik retikulum, sitoplazma boyunca yayılmış,özel bir zarla kaplı sürekli birleşmiş tübüler, sarnıçlar ve vezikül ağlarıdır.Toplam hücre hacminin % 10’unu kaplar. İç alanına lümen denir. Bunu kaplayan bilipid zar, moleküllerin ağın içine ve dışına taşınmasını sağlar. Bu, bütün sitoplazmaya yayılmış ve proteinlerden oluşan bir sitoplazmik iskelet tarafından bir araya getirilmiş dev bir boru hattına benzer.

    İki çeşit endoplazmik retikulum vardır. Biri pürüzsüz, diğeri pürüzlü ve bu türden iki tür birbirine dönüştürülebiliyor. Pürüzsüz olanın, özellikle iyonlar ve steroidler için tamamen bir aktarım sistemi olduğu kaba çeşitlilik, protein sentezi için ribozomlara sahiptir.

    Endoplazmik Retikulumun Ökaryotik Hücrelerdeki İşlevi

    Bu organelin fonksiyonu ve yapısı hücrenin türüne göre biraz değişir. Aşağıdaki satırlarda, hücre türüne bakılmaksızın genel işlevler hakkında bilgi yer almaktadır.

    Proteinler tüm biyolojik moleküllerin en önemlileridir. Bitkilerdeki fotosentez ve ATP molekülleri üreten hücresel solunum da dahil olmak üzere, bir hücrenin tüm kritik işlevlerini mümkün kılarlar.

    Endoplazmik retikulumun asal fonksiyonu proteindir. Proteinler ribozomal bölgede yaratıldıktan sonra işlevlerini doğru bir şekilde yerine getirebilmek için doğru konfigürasyonlara katlanmaları gerekir. Tüm katlama prosedürü sınırları içinde gerçekleşir. Hazır protein moleküllerinin varış yerlerine taşınması, retikulumun golgi aygıtıyla ilişkilendirilmesi ile mümkün hale gelir.

    Pürüzsüz endoplazmik retikulumun işlevleri kaba çeşitlilikten farklıdır. Her ökaryotik hücrede farklı bir rol oynamaktadır. Birincil işlevi, enzim etkisi için bir alan olarak hizmet etmek ve hücresel işlevler için çeşitli iyonlar ve enzim depolamaktır.

    İnsan vücudundaki kas hücrelerinde kas kasılmasını mümkün kılan kalsiyum iyonlarının depolanması ve bırakılması işlevini yerine getirirler. Aynı zamanda, proteinlerin hücresel hedeflere taşınması işlevini de yerine getirir. Retikulumun işlevinde bir bozukluk veya herhangi bir hasar Alzheimer gibi hastalıklara neden olabilir.

    Bu organel, belki de hücresel seviyede taşınan en önemli fonksiyon olan protein sentezi, katlama ve nakliye işlemlerinde büyük rol oynamaktadır.

  • Ökaryot Ve Prokaryot Hücreler

    Çoğumuz, her canlı varlığın, hücreler olarak adlandırılan küçük bir yapı biriminden oluştuğu konusunda azda olsa bir bilgiye sahibiz. Hücresel yapıların karmaşıklığına bağlı olarak, hücreler iki farklı gruba, yani prokaryotik ve ökaryotik hücreler olmak üzere ayrılır.

    Buna göre, prokaryotik hücrelerden oluşan organizmalara prokaryotlar, ökaryotlar ise ökaryotik hücrelere sahip olanlardır. Biyolojide, bu canlılar arasındaki karşılaştırma, dünya üzerindeki yaşamın gelişimini anlamak için ayrıntılı olarak incelenmiştir.

    Prokaryotlar ve Ökaryotlar Arasındaki Farklar

    Prokaryotlar, membranöz hücre organelleri bulunmayan basit ve ilkel organizmalardır. Karşılıkları gelişmiş ve karmaşık olan ökaryotlardır.Membrana bağlı hücre organellerine sahiptirler.Daha iyi anlaşılması için, her iki organizma türü arasındaki karakteristik ayırt edici özellikler aşağıda açıklanmaktadır.

    Hücre Boyutu

    Prokaryotik organizmaların yapısal basitliği, küçük hücre büyüklüğüne bağlıdır. Yüzey,hacim oranında daha yüksek bir değere sahiptirler, böylece besinlerin daha çabuk emilimine ve diğer hücresel parçalara tedarik edilmesine izin verirler. Aksine, ökaryotlarda aynı yüzey, hacim oranı küçüktür ve dolayısıyla farklı hücresel işlevleri yerine getirmek için özel organellere ihtiyaç duyarlar.

    Nükleer Gövde

    İkisi arasındaki başlıca ayırıcı noktalardan biri, zarla çevrili nükleer cismin varlığı veya yokluğu. Prokaryotlarda, dış membran örtücüsü ve çekirdeği yoktur, ökaryotlarda nükleer vücudu çift katmanlı bir zar çevreler. Ökaryotlarda hücre çekirdeği olarak adlandırılan böyle bir organele prokaryotlarda nukleoid denir.

    Kromozom İçeriği

    Nükleer gövde, hem prokaryotlarda hem de ökaryotlarda kromozom barındırır. Tek sayıda ve dairesel şekil olan prokaryotlarda kromozom, Deoksiribonükleik Asit (DNA) ve proteinlerden oluşur. Ökaryotlarda kromozom içeriği ile ilgili olarak, genellikle sayıdan ikiden fazla olup DNA, histone ve diğer proteinlerden oluşur.

    Ribozomlar

    Ribozomlar, hücredeki proteinlerin sentezinden sorumlu organellerdir. Genellikle iki alt birimden oluşurlar. Prokaryotlarda, ribozom tipi 70S’dir ve iki alt birim 50S ve 30S’dir. Ökaryotlarda ribozom 80S tipindedir ve alt üniteleri içeren 60S ve 40S alt türleridir.

    Diğer Organeller

    Daha önce de belirtildiği gibi prokaryotlarda hücrelerin ölmesi ökaryotlarla karşılaştırıldığında nispeten daha küçüktür. Sonuç olarak, küçük boyutlu prokaryotik hücrelerde mitokondri, golgi cisimleri, endoplazmik retikulum ve kloroplast gibi organeller yoktur. Ökaryotlar, bu tip organelleri hücrelerinde barındırır.

    Hücre Bölünmesi

    Prokaryotlarda hücre bölünmesi basittir ve ikili fisyon yöntemi ile gerçekleştirilir. Ana hücre (haploid hücre) iki eşit dişi hücreye bölünür. Ökaryotlarda mitoz ile bölünen diploid hücreler bulunur ve mayozla iki haploid hücreye ayrılır. Ortaya çıkan haploid gametler, bir diploid hücre oluşturmak üzere kaynaşır.

    Örnekler

    Şimdi gelin, her grubu temsil eden canlı örnekleri görelim. Prokaryotların en bilinen örneği bakteridir; yosun ve mantarların yanı sıra kompleks bitkiler ve hayvanlar da ökaryotiktir. Virüs, bu iki grubun hücresel özelliklerini andırır, dolayısıyla ne prokaryotlar ne de ökaryotlar değildir.

    Evrim

    Bilim adamları, prokaryotların yeryüzünde var olan en eski canlılar olduğu görüşünde. Organik bileşiklerde birkaç değişiklik yapıldıktan sonra, hücreler zamanla kompleks ökaryotik tiplere dönüşmüştür. Daha kesin söylemek gerekirse, ilk ökaryotlar o zamanlar mevcut prokaryotlardan gelişmiştir.

    Yukarıda belirtilen farklılıklara rağmen, prokaryotik ve ökaryotik hücreler arasında birçok benzerlik vardır. Örneğin, her ikisinin de DNA ve kromozomları genetik materyal olarak var. Her şeyden önce, ikisi de yaşam formlarının hayatta kalması için temel birimlerdir.

  • Deoksiribo Nükleik Asit (DNA) Nedir?

    Deoksiribo nükleik asit (DNA), tüm canlı organizmaların hücrelerinde bulunan bir nükleik asittir. Bir organizmanın neye dönüşeceğini belirleyen genetik materyali kodladığı için çoğu kez “yaşamın yapı taşları” olarak adlandırılır. DNA, ana organizma için genetik planları korumanın yanı sıra, hayat için kritik olan bir dizi başka işlevi de yerine getirir.

    Bu nükleik asit ilk araştırmacılardan Friedrich Miescher’in 1889 yılında insan hücrelerinde “çekirdek” olarak adlandırılan bir madde bulduğunu tespit etti. 20. yüzyılın başında Phoebus Levene ve William Astbury de dahil olmak üzere birkaç araştırmacı, çekirdeğin bileşenlerini, yapısını ve yaşamdaki rolünü anlamaya başlayan nüklein hakkında ek araştırmalar yaptı.

    DNA, bir şeker ve fosfat omurgasına inşa edilmiş, birbirlerine çift sarmal şeklinde sarılan nükleotid zincirlerinden oluşur. Omurgayı dört baz desteklemektedir: guanin , sitozin , adenin ve timin . Guanin ve sitozin tamamlayıcıdır, adenin ve timin olduğu gibi her zaman sarmal üzerinde birbirlerinin karşısına çıkmaktadır. Genetik materyalin çoğaltılması için kritik önem taşır, çünkü bir sarmalın kendisini bölmesine ve kopyalanmasına izin verir, zira başarılı bir şekilde çoğaltmak için sarmaldaki materyalin yalnızca yarısına ihtiyaç duyar.

    Bu nükleik asit kendini çoğaltma yeteneğine sahiptir ve bir diğer kritik nükleik asit olan RNA’nın sentezlenmesi için gerekli kodu da içerir. Genetik kodu yaratmak, göz rengi ve vücut yapısı gibi şeyleri belirlemek için bir araya gelen baz çiftleri setlerini içerir. Vücuttaki her hücre, az çok özdeş olan DNA içerir; daha fazla hücre kendiliğinden çoğaldığından daha fazla üretilir. Çoğu organizmada büyük çoğunlukla kodlanmamaktadır, yani herhangi bir bilinen fonksiyona sahip olmadığı anlaşılmaktadır.

    DNA mutajen olarak bilinen bir madde ile değişirse, sağlık sorunları yaratabilir. Bazı mutajenlerin, yumurta ve spermlerdeki DNA üzerinde veya gelişmekte olan organizmalar üzerinde doğum kusurlarına neden olan bir etkisi vardır. Diğerleri canlı organizmaları değiştirebilir, çeşitli sağlık sorunlarının gelişmesine katkıda bulunurlar. Mutajen sıklıkla kopyalama aşamasında hatalar getirir; bu da, bu hataların, hasar gören materyal kendiliğinden sürdüğü için defalarca kopyalanacağı anlamına gelir.

  • Kezzap Nedir?Zararlı Etkileri Nelerdir?

    Kezzap NedirHalk arasında kezzap olarak adlandırılan nitrik asit, içeriğinde üç oksijen,bir hidrojen ve bir azot bulunan HNO3 formülüyle gösterilen kuvvetli bir asittir. Bir diğer adı da Aqua Fortis’dir. Nitrik asit, nitro gliserin, dinamit, plastik  ve tarımda nitrik asit gübre yapımında kullanılmaktadır. Nitrik asit patlayıcı maddelerin çoğunda kullanılmaktadır.Özellikle TNT ve Dinamit yapımında kullanılmaktadır. Gıdalarda ise üzerine nitrik asit damlatılan bazı yiyecekler sarı renk alır bunun nedeni o besinin içerisinde protein olmasıdır.Yani protein içeren besinlere nitrik asit döküldüğünde o besin sarı renk alır.

    Nitrik Asidin Kullanım Alanları

    Kezzap NedirKezzap’ın diğer kullanım alanlarından bahsedecek olursak metallerin saflaştırılmasında, boya kimyasallarında, roketlerin yakıtında, metal malzemelerin dağlama işlemlerinde ve gümüş nitrat üretiminde olmak üzere daha birçok yerde kullanılmaktadır.

    Kezzap’ın Zararlı Etkileri

    Kezzap insan vücuduna temas ettiğinde ciltte kalıcı bir yanığa sebep olur. Ten ile temas eden nitrik asit anında reaksiyon göstererek cildin yanmasına sebep olur. Nitrik asit’in konsantrasyonuna göre zarar verme seviyesi de yükselmektedir. Kezzap’ın ortaya yaymış olduğu dumanın solunması bile insan vücudunu etkilemektedir. Buharın solunması ölümle sonuçlanabilecek kadar tehlikelidir. Günümüzde kullanılan tedavi yöntemleri ile kezzap yanığının ameliyatlar sonucu kısmen iyileştiği görülmektedir.

  • Dolaşım Sistemi Organları

    İnsan kalbinin vücuttaki tüm hücrelere kan pompalaması yaklaşık bir dakikadan az sürmektedir.İnsanların dolaşım sistemi vücut için gereken besinleri ve kan transferinde yardımcı olarak kalp,kan ve damarlardan oluşur.Vücudun işlevini sürdürebilmesi için her hücrede şeker,vitamin,mineral,oksijen gibi gaz ve besinlere ihtiyacı vardır.Dolaşım sistemi ise bu hayati moleküllerin vücudun her hücresine teslim edilmesini sağlar.

    Kalp dolaşım sisteminin merkezidir ve vücudun tüm bölgesinde bulunan damarlara kan pompalar.Normal bir insanda kalp dakikada 72 kez atar.

    İnsan vücudunda bulunan kan miktarı yaklaşık vücut ağırlığının % 7 si kadardır.Ayrıca,vücutta günde 7500 litre kan işlenir ve kan vücutta yaklaşık 96,000 km mesafe kat eder.

    Dolaşım Sistemi Organları

    Dolaşım sisteminin üç temel bileşeni vardır; Kalp-bir pompa görevi görür,Kan-gerekli molekülleri taşır,Kan damarları-vücuttaki bölgelere kanı taşır.

    Kalp
    Kalp

     

    Kalp

    İnsan kalbi vücudun en büyüleyici ve en önemli organlarından biridir. Vücudun tüm canlı hücrelerine kan pompalar.

    Kalp bir bireyin hayatta kalmak için en önemli organı olduğundan kardiyak kaslarından oluşan özel bir yapıya sahiptir. İnsan kalbi dört bölmeye ayrılmıştır. Üstte olan bölümlerine kulakçık, altta olan bölümlerine karıncık adı verilir.

    Kalbin sağ bölümünde sağ kulakçık ve sağ karıncık, Sol bölümünde ise sol kulakçık ve sol karıncık bulunmaktadır. Solda bulunan odalara temiz kan, sağda bulunan odalara ise kirli kan dolar.

    Karıncıktaki kas tabakası, kulakçıktaki kas tabakasına göre daha kalın ve güçlü bir kastan oluşmuştur.

    Kan
    Kan

     

    Kan

    Kan hücrelere oksijen ve besin taşınmasını sağlayan sıvı bir dokudur. Hacminin % 92 olan bölümünü su ve geri kalan kısımlarını plazma proteinleri oluşturur. Plazma, çeşitli proteinler, şeker,mineraller,hormonlar oksijen ve karbondioksit gibi maddelerden oluşur.

    Kan-Damarları
    Kan Damarları

     

    Kan Damarları

    Kan damarları vücudun her hücresine oksijen,besin ve metabolitlerin taşımasını sağlamak, aynı zamanda ilgili boşaltım organlarına karbondioksit, toksinler ve diğer atıkların taşınmasını sağlar.

    Atardamarlar

    Atardamarlar çeşitli organlara kalpten oksijenli kan transferi yaparlar. Atardamarlar arterlerden oluşmaktadır ve gerekli organlara kan ve besin maddelerinin yollanmasını sağlamaktadırlar.

    Kılcal Damarlar

    Kılcal damarlar vücuttaki en küçük kan damarlarıdır. Bu damarlar mikro dolaşımda önemli rol oynamaktadır.Besin alışverişi için dokular arasında yer alan ince kan damarlarıdır.

    Akciğer
    Akciğer

     

    Akciğer

    Akciğerler göğüs boşluğunda bulunan süngere benzer içi hava dolu olan organlardır. Akciğerler ince bir tabaka ile kaplanmıştır. Nefes alışverişinde genişlemek amacıyla üzerinde yağ tabakası bulunmaktadır. Akciğerler temel solunum organıdır, nefesle çekilen oksijeni kana nakletmek ve vücut dolaşımındaki karbondioksiti dışarı atmaktır.

  • Doğal Gaz Nedir?Özellikleri Nelerdir?

    Milyonlarca yıl önce yaşamış canlı kalıntılarının yer altında yüksek sıcaklık ve basıncın da etkisi ile başkalaşması sonucunda oluşan doğal gaz, kaya boşluklarının arasına sıkışmış olarak ya da petrol yataklarının üzerinde gaz şeklinde büyük hacimler halinde bulunur.

    Doğal gazın yaklaşık % 95’ini metan oluşturur. Metan (CH4) dışında, etan (C2H6), bütan (C4H10) gibi diğer maddelerden de bulunur. Doğal gaz kullanımından sonra açığa çıkan atık gaz içindeki karbondioksit (CO2) miktarı diğer yakıtların yanması sonucu açığa çıkan atık gazlara göre minimum miktardadır. Bu ise küresel ısınma ve iklim değişikliklerine neden olan “sera etkisini” azaltır.

    Doğalgaz renksiz, kokusuz, nemsiz ve havadan hafif bir gazdır. Olası bir gaz kaçağı durumunda fark edilebilmesi için özel olarak kokulandırılır. Doğal gaz, karbonmonoksit içermediği için zehirli değildir. Karbonmonoksit ise renksiz, tatsız, kokusuz ve zehirli bir gazdır.

    Karbonmonoksit solumak bulantıya, baygınlığa, soğuk algınlığına benzer rahatsızlıklara neden olur. Aşırı solunması hâlinde ise ölüme yol açar. Karbon monoksit zehirlenmesine maruz kalmamak için güvenlik önlemlerine dikkat edilmelidir. Zehirlenme yaşayan hasta açık alana çıkarılmalı, vakit kaybetmeden 112 Acil’e haber verilmelidir.

    Dünyada bilinen doğal gaz rezervleri yaklaşık 150 trilyon m3 düzeyinde olup bu rezervin günümüzde sadece % 15’i işletilir haldedir.

    Bildiğiniz gibi uluslararası enerji politikalarında petrolün yanı sıra doğal gaz da önemli bir yere sahiptir. Birçok avantajı nedeniyle doğalgaz dünyanın en gözde enerji kaynaklarından biri hâline gelmiş, boru hatları dünyanın dört bir tarafına uzanarak ülkeler arasındaki siyasi ve ekonomik işbirliğini artırmıştır.

    Doğalgazın Avantajları

    • Zehirsiz, külsüz, havadan hafif ve dumansız bir yakıttır. Şehirde yaşadığımız çevre kirliliğinin önlenmesi yolunda çok ciddi avantajlar sunmaktadır.
    • Verimli ve ekonomik bir yakıttır. Standartlara uyulduğunda ekonomik yakılabilen bir gazdır.
    • Doğal gaz çok amaçlı kullanıma sahip bir yakıttır. Konutlarda ısınma, yemek pişirme ve sıcak su elde etmek amacıyla kullanılmaktadır.
    • Doğal gaz temiz bir yakıt olduğundan cihazların arıza ihtimali, bakım ve işletme giderleri çok düşüktür.
    • Modern doğal gaz kazanları üstün otomatik kontrol sistemlerine sahip olduklarından, bu tür kazanların kullanılması hâlinde emekten tasarruf ve yüksek konfor sağlanmaktadır.
  • Deniz Suyu Neden Tuzludur?

    Deniz suyu neden tuzludur? Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok basit bir şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her ne kadar nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da erimiş mineral vardır. Yataklarındaki bu mineralleri ve içlerinde tuz bulunan kayaları erozyona uğratarak okyanuslara taşırlar. Bu mineraller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür (NaCl) diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha karaya geri dönmez.

    Bilim insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının da hesap edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz oranı ile okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız ise gerçekte 4,5 milyar küsur yaşındadır.

    Ayrıca bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması gerekir. Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana göre değişiklik gösterse de içindeki belli başlı elementlerin yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen aynı kaldıkları bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki tuz başlangıçta denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları da tam olarak bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir tahminleri var.

    Tuz iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl). Bilim insanları Sodyum’un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu ile karalardan denizlere taşındığını, Klor’un ise dünya tarihinin ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve volkanlar yolu ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek denizin tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar.

    Ama hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir, ama aynı zamanda denizdeki diğer kimyasallarla birleşerek, okyanus tabanındaki kayalar tarafından emilerek veya deniz suyunun çözeltisinden ayrılıp çökelti haline gelerek bir şekilde deniz suyunun içinden eksilmektedir.

    Yüz milyonlarca yıl, eksiltme ve ilave etme yolu ile deniz suyunun tuzluluk oranını hep aynı tutan bu müthiş ayar gerçekten çok etkileyici.

  • Mayoz Bölünme Nedir?Kaç Evresi Vardır?

    Mayoz, diploit hücrelerde kromozom sayısını yarıya indirerek haploit kromozom sayısına sahip gametler oluşturan özelleşmiş hücre bölünmesidir. Mayoz bölünme ile üreme hücrelerinde kromozom sayısı yarıya indirilmiş ve o türün kuşaklar boyunca kromozom sayısı korunmuş olur. Bu durum tek bir DNA eşlenmesinden sonra arka arkaya iki hücre bölünmesiyle sağlanır. Diploit canlılar mayozla haploit hücreleri oluşturur. Oluşan haploit hücreler gamet ya da sporlardır. Üreme hücreleri ve sporlar homolog kromozom çiftlerinin birer üyesini içerir.

    Eşeyli üremede, döllenme sırasında gametler birleşir ve diploit kromozom takımı oluşur. Böylece mayoz bölünmeyle nesilden nesile genetik devamlılık ve kromozom sayısının sabit kalması sağlanır. Eşeyli üremeyle bir türün bireyleri arasında genetik çeşitlilik artar. Anneden ve babadan gelen ve farklı özellikleri taşıyan kromozomlar döllenmeyle bir bireyde toplanır.

    Mayoz bölünmeyle üreme hücreleri meydana gelir. Farklı genetik özelliğe sahip gametlerin birleşmesi ile zigot oluşur. Oluşan zigotun mitoz bölünmeler geçirmesiyle yeni canlının gelişimi başlar. Mayoz bölünme birbirini takip eden mayoz I ve mayoz II olmak üzere iki bölümden oluşur. Mayoz sonucunda dört kardeş hücre meydana gelir, bu hücrelerin her biri ana hücrenin yarısı kadar kromozoma sahiptir. Her iki bölünmede de mitoz bölünmede olduğu gibi profaz, metafaz, anafaz ve telofaz evreleri görülür.

    Diploit kromozom sayısına sahip üreme ana hücresi mayoz bölünmeye başlamadan önce bir hazırlık evresi geçirir. Bu hazırlık evresine interfaz evresi denir.

    İnterfaz:

    DNA hücrede mitoz bölünmedeki gibi eşlenir. Her bir kromozom genetik olarak özdeş iki kromatitten oluşur. Kardeş kromatitler sentromer bölgesinden birbirine bağlıdır. Sentrozomlar eşlenir. İnterfaz evresinde üreme ana hücresinde büyüme, solunum, protein sentezi gibi metabolik olayların hızı çok yüksektir.

    Mayoz-I

    Mayoz I

    Profaz I:

    Mayozun en uzun ve en karmaşık evresidir. Profazın erken evresinde kromatin iplikler sarılıp yoğunlaşarak kısalır, kalınlaşır. Anne ve babadan gelen homolog kromozomlar yan yana gelir ve birbiri üzerine kıvrılır. Kromozomlar kısalmaya devam ederek mitozda olduğu gibi belirginleşmeye başlar ve son şeklini alır.

    Homolog kromozom çifti yan yana geldiğinde dörtlü kromatit grupları oluşur. Bu dörtlü gruplara tetrat denir. Tetratların sayısı haploit kromozom sayısına eşittir. Bu evrede homolog kromozom çiftleri yan yana gelerek birbirleriyle sarmal yapar. Bu olaya sinapsis adı verilir. Sinapsis sırasında homolog kromozomların kardeş olmayan kromatitlerinin birbirine dokunan parçacıkları arasında gen değiş tokuşu olur. Bu olay krosing over olarak adlandırılır. Krosing over ile genetik bilgi alış verişi sağlanır.

    Krosing over mayoz bölünmenin en önemli olayıdır. Parça değişimi olarak da adlandırılan bu olayla yeni gen kombinasyonları meydana gelir. Bu yolla aynı türün bireyleri arasında farklı özelliklerin ortaya çıkması sağlanmış olur. Aynı zamanda diğer olaylar mitozda olduğu gibi devam eder. Sentrozomlar birbirinden uzaklaşır, aralarında iğ iplikleri oluşur. Çekirdek zarı parçalanır, çekirdekçik görünmez olur. Sitoplazmada serbest kalan tetratlar, kinetokorlarından iğ ipliklerine tutunur.

    Metafaz I:

    Bu evrede homolog kromozomlar, tetratlar hâlinde ekvator düzlemine dizilir.

    Anafaz I:

    İğ ipliklerinin kısalmasıyla homolog kromozomlar zıt kutuplara doğru hareket eder. Bu şekilde homolog kromozomların ayrılması oluşacak hücrelerdeki kromozom sayısının yarıya inmesini sağlar.

    Telofaz I:

    Kromozomlar kutuplara ulaştığında her bir kutupta haploit kromozom takımı bulunur. Her bir kromozom iki kromatitlidir. Kromozomların çevresinde çekirdek zarı oluşur. İğ iplikleri kaybolur. Sitoplazma bölünmesi telofaz I ile aynı zamanda gerçekleşir. Sitoplazma bölünürken hayvan hücresinde boğumlanma, bitki hücresinde orta lamel oluşumu gözlenir. Sonuçta iki haploit hücre meydana gelir. Mayoz II başlamadan önce mayoz I’de olduğu gibi interfaz evresi görülmez. Dolayısıyla DNA kendini eşlemez. Yalnızca sentrozomların kendisini eşlediği görülür.

    Mayoz II

    Mayoz I sonunda meydana gelen haploit hücreler, mayoz II’de tekrar bölünür ve haploit kromozomlu 4 hücre meydana gelir. Mayoz II ana hatlarıyla mitoz bölünmeye benzer. Bu aşamada sadece kardeş kromatitler birbirinden ayrılır. Kromozom sayısında değişiklik olmaz.

    Profaz II:

    Telofaz I’den sonra görülen ve çok kısa süren bir evredir. Bazı organizmalarda telofaz I’den sonra hemen metafaz II evresi başlayabilir. Çekirdek zarı parçalanır. İğ iplikleri, kromatitlerin kinetokorlarına bağlanır.

    Metafaz II:

    Kromozomlar, hücrenin ekvator düzlemine düzgün bir şekilde dizilir.

    Anafaz II:

    Kardeş kromatitlerin sentromerleri birbirinden ayrılır. Her bir kromatit hücrenin zıt kutuplarına doğru çekilir.

    Telofaz II:

    Kromozomlar kutuplara çekilince çekirdek zarı oluşurken bir yandan da sitoplazma bölünmesi gerçekleşir ve hücre ikiye bölünür. Mayoz II sonunda diploit (2n) kromozom sayısına sahip bir hücreden haploit (n) kromozomlu dört hücre oluşur. Mayoz II sonunda oluşan bu hücreler gamet ise bölünme yetenekleri yoktur, spor ise bölünerek bir bireyi oluşturabilir.

    Eşeyli üremenin temelini oluşturan mayoz, diploit bir hücrenin haploit (monoploit) bir gamet ya da spora dönüşmesiyle sona erer. Kromozom eşlenmesinin ve birbirini izleyen iki bölünmenin sonucunda oluşan haploit hücreler, her bir homolog çiftin bir üyesini alır. Böylece yeni bireylerin genetik çeşitliliğe sahip olması sağlanır.

  • Mitoz Bölünme Nedir?Kaç Evresi Vardır?

    Mitoz; profaz, metafaz, anafaz ve telofaz olmak üzere dört evreye ayrılır. Hücre döngüsünü 24 saatte tamamlayan bir insan hücresinde mitoz yaklaşık bir saat kadar sürer. Evrelerin süreleri birbirinden farklıdır. İnterfaz ve mitoz evreleri hayvan hücresi için gösterilmiştir.

    Mitoz Bölünme Nedir
    Mitoz Bölünme

    Profaz: Mitozun ilk evresidir. Bu evrede çekirdek ve sitoplazmada değişiklikler olur. Her biri iki kardeş kromatitten oluşan kromatin yoğunlaşmaya başlar. Bu durum kromozom olarak adlandırılır. Kromozomların her biri interfazın S evresinde DNA’nın kendini eşlemesi nedeniyle iki kromatitlidir. Kardeş kromatitler sentromer bölgesinde bir arada tutulur. Sentromer kinetokorların bulunduğu daralmış bölgedir. Sentromerde her bir kromatit için kinetokor olarak adlandırılan protein yapı vardır.

    İğ ipliklerinin (mikrotübüllerin) oluşmasını sağlayan sitoplazmik değişiklikler profazda başlar. İnterfazda eşlenmiş olan sentrozomlar birbirinden ayrılarak hücrenin zıt kutuplarına gider ve iğ iplikleri oluşur. Oluşan iğ ipliklerinin bir kısmı kinetokorlara bağlanır. Profaz evresinde çekirdekçik kaybolur, çekirdek zarı parçalanır.

    Metafaz: Mitozun ikinci evresidir. Kinetokorlarından iğ ipliklerine tutunmuş kromozomlar, iki kutbun orta noktasında bulunan düzlem (ekvator) üzerinde sıralanır. Bu evrede, mikroskopta görünür hâle gelmiş kromozomlar tek tek sayılabilir, fotoğraflanabilir. Kromozomlar uzunluk, bant özellikleri, sentromer konumu gibi karakterlere göre sınıflandırılarak dizilip karyotip oluşturulabilir. Karyotip hazırlanarak Down sendromu gibi doğuştan gelen anormal kromozom sayısına bağlı durumlar tespit edilebilir.

    Anafaz: Mitozun üçüncü evresidir. Kromozomun sentromerleri ayrılır. İğ ipliklerinin boylarının kısalmasıyla kardeş kromatitler birbirinden uzaklaşarak hücrenin zıt kutuplarına doğru hareket eder. Kardeş kromatitler artık kromozom olarak adlandırılır. Kinetokora bağlı olmayan iğ iplikleri zıt kutuplara doğru itilerek hücrenin boyunun uzamasını sağlar ve kromozom hareketine katkıda bulunur. Anafaz sonunda, hücrenin her iki kutbu eşit sayıda tam bir kromozom takımına sahip olur. Kromozomlar kutuplara ulaştığında anafaz sona erer.

    Telofaz: Mitozun dördüncü evresidir. Kromozomlar hücrenin karşı kutuplarına ulaştıktan sonra iğ iplikleri kaybolur. Kromozomlar tekrar kromatin ipliğine dönüşür. Çekirdek zarı yeniden oluşur, çekirdekçik görünür hâle gelir.

  • Kehribar Nedir?Faydaları Nelerdir?

    Kehribar,milyonlarca yıl yaşamış olan ağaçların salgıladığı reçinenin fosilleşmiş halidir.Çoğunlukla kozalaklı ağaçların reçinesinden oluşmaktadır.Bunun yanı sıra tropikal ağaçlarda da oluşabilir.

    Kehribar NedirReçine, ağaçlarda bir koruma sıvısıdır. Herhangi bir nedenle zarar görmüş ağaç gövdesinin zarar gördüğü (yarıldığı yada kırıldığı) yerlerden çıkar. Ağaç bu durumda reçine sıvısını salgılar ve kendine has kokusu ile dışarıdan gelecek tüm zararlı böcek, mantar gibi durumlardan kendini korumaya alır ve ağaç zarar gördüğü yeri reçineyle onarmaya başlar.

    Reçine,genellikle onu salgılayan ağaç ile birlikte lagün, delta ve deniz ortamına taşınır. Burada kırıntılı malzemelerle gömülür. Milyonlarca sene akan reçine yüzlerce metre kalınlığa gelebilir. Çökel malzeme altında kalan reçine basınç ve sıcak hava koşullarında sertleşir ve kehribar meydana gelir.

    Kehribar’ın Faydaları

    Sol elde oynandığında bedenin elektriğini toplar. Elektrik yükünü azalttığı için depresyona karşı faydalıdır. Ağrıyan yerlere koyulduğu zaman ağrıları hafifletir. Soğuk algınlığı, astım, bronşit, guatr ve alerjinin tedavisinde boyun bölgesinde kullanılır.

  • Geri Dönüşüm Nedir?

    Toprak kirliliğinin önüne geçmek için yapacağımız en kolay uygulama, kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile ham madde olarak tekrar imalat süreçlerine kazandırılması için atıklarımızı doğru yerlere atmamızdır.

    Kullandığımız ambalajların önemli bir kısmı türlerine göre ayrılıp, geri dönüşüme sevk edilerek ikincil ham madde olarak kullanılır. Böylece doğal kaynaklarımız daha az kullanılarak doğaya katkı sağlanmış olur.

    Örneğin 1 ton kağıdın geri dönüşüme katılması sonucu 17 ağacın kesilmesi önlenir. Plastik ambalaj atıklarının geri kazanılması sonucu ise petrolden tasarruf sağlanabilir. Dönüşen her bir ton cam için 100 litre petrol tasarrufu sağlanır. Bu da toprağın daha az kirlenmesi anlamına gelmektedir.

    Toprak kirliliğini daha da azaltmak için yeşil alanların artırılması, ev ve sanayi atıklarının toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp imha edilmesi, yapay gübre ve tarım ilaçlarının kullanılmasında yanlış uygulamaların önlenmesi, sanayi atıklarının arıtılmadan toprağa verilmemesi ve nükleer santrallerin toprağa zarar vermeyecek yerlere kurulması gerekmektedir.

  • Ağaçların Yaşı Nasıl Bulunur?

    Kesilmiş bir ağacın gövdesinde halkalar olduğunu çoğumuz biliyoruz. Bir ağacın yaşını belirlemek için önce bu halkalardan yararlanılır. Aslında bu halkalar sadece ağacın yaşını göstermezler.Bunun yanında daha birçok önemli bilgiyi içinde barındırır.

    Ağaç Halkaları
    Ağaç Halkaları

    Ağaç halkalarının oluşumu mevsimlerle ilişkilidir. Mevsimsel farklılıkların bulunduğu kuzey yarıkürede sürekli büyüme olmayıp, ilkbaharla birlikte hızlanır ve  yazın azalır. İşte bu büyüme hızı farklılığı olması nedeniyle ilkbaharda oluşan odun dokuları açık renkte, yazın oluşan odun dokuları, koyu renkte halkalar şeklinde oluşur. Bu durumda bir açık ve bir koyu renkli halka bir yıllık bir büyüme demektir. Bu halkaların sayısı ağacın yaşını verir.

    Halkaların bize sunduğu bilgiler sadece ağacın yaşını vermezler. Bu halkalar;

    • Arkeolojik kalıntıların tarihlenmesinde,
    • Geçmişte oluşan erozyon ve çökelim hızlarının belirlenmesinde,
    • Radyoaktif karbon yoluyla saptanan yaşların doğrulamasında,
    • Önemli orman zararlarının ya da yangınların çıktığı tarihin bulunmasında,
    • Geçmişte oluşan iklim değişikliklerinin ortaya çıkmasında yardımcı olur.

    Genel olarak yıllık büyüme halkalarının yardımıyla geçmişte yaşanmış olayları belirlemeye çalışan bilim dalına Dendrokronoloji denmektedir. Yaşayan bir ağacın yaşı ise Artım Burgusu aletiyle bulunur. Artım burgusu; yaşı ölçülecek ağacın gövdesinin yerden 1.30 metre yüksekliğindeki bölgesinde, ağacın gövdesine çevirerek sokulur. Sonra halka kaşığı yardımı ile ağaca zarar vermeden bir yaş halkası çubuğu dışarı alınır. Bu çubuk üzerinden ağacın yıllık halkaları kolayca sayılır.

    Bazı ağaç türleri çok uzun yıllar yaşarlar. Dünyanın saptanmış en yaşlı ağacı Sierra-Nevada’nın (Kaliforniya-ABD) kuzeybatı yamaçlarında denizden 3275 metre yüksekte yetişmiş olan bir çam ağacıdır.Pinus longaeva 1963-1964 yıllarında yapılan tespitlerle bu ağacın yaklaşık 4900 yıllık olduğu anlaşılmıştı. Bu ağaç günümüzde yaşamamaktadır, insanoğlu’nun acımasızlığından dolayı kesilmiştir.

  • Çin Bambu Ağacı

    Çin bambu ağacı çok sabır isteyen yollardan geçerek yetiştirilir. Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir.Birinci yılda tohumda herhangi bir değişiklik olmaz.

    Tohum yeniden gübrelenip sulanır. Bambu ağacı ikinci yılda toprağa filiz vermez. Üç ve dördüncü yıllarda da aynı işlem tekrarlanır.Fakat inatçı tohum bu yılda filiz vermez.

    Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da aynı işlemi yaparlar. Ve nihayet bambu beşinci yılın sonlarına doğru yeşermeye başlar.Filiz verdikten 6 hafta sonra bambu yaklaşık olarak 27 metre boya ulaşır.

    Çin bambu ağacından uzak doğulu filozoflar şöyle bir sonuç çıkarmışlardır;

    “Eğer inat ve sabrı bir oluşumda bir araya getirecek kadar marifetli ve soğuk kanlıysanız, ödülünüz tahmin ettiğinizden de daha büyük olabilir.”

    Bambu insanların işine çok yarayan bir bitkidir. Bambunun bütün türleri Asya, Amerika ve Afrika’da bulunur. En büyük türü 80 cm genişlik ve 36 metre boya kadar ulaşabilir.

    Bambu, gıda, inşaat malzemesi, kumaş, bahçe, ev eşyası yapımı, müzik enstrümanları yapımı, silah ve bazı ülkelerde kağıt yapımında ham madde olarak kullanılır.

    Bambu Çinlilerde uzun ömrün sembolüdür. Hindistan’da dostluk sembolü,Japonya’da ise dostluk ve temizliğin sembolüdür. Japonlar ayrıca yılbaşında giriş kapılarına koyarak “kodamatsu” yani bunun şans getirdiğine inanırlar.

  • Güzel Kokulu Bitki Sümbül

    Sümbül çiçekleri kalın bir sapın çevresinde katmerli ve çok sayıdadır.Çok zengin renklere sahiptir.Ağır ve tatlı bir kokusu vardır.Dünyada en fazla tercih edilen ve tüketilen sümbüller mor ve mavi tonlarıdır.

    Serin,ılıman iklimlerde sümbüller normalde doğrudan açık sahada yetiştirilirler.Hava şartlarının çok sert geçtiği bölgelerde,toprağın üzeri kışın yaprak ve buğday arpa saplarıyla örtülmelidir.Bitkinin soğanları don olan toprağa yapılmamalıdır, aksi halde soğanlar donabilir.

    Dikim işlemi yapıldıktan sonra bitkinin soğanları saksı ya da toprak içinde çimlenme yapar çimlenme yapan sümbül don olsa bile soğanları zarar görmez.Köklenme oluşumundan sonra güçlü bir yapıya sahip olur.

    Sümbül Ne Zaman Ekilir? 

    Bitki soğanlarının dikimi,hava şartlarının 15 derecenin altına düşmesiyle eylül,ekim,kasım aylarında yapılır.

    Park ve bahçeler için sümbül soğanları 12-15 cm mesafeyle dikilir derinliği ise 10-12 cm’dir.Bir metrekare alana 55-70 adet sümbül soğanı dikilebilir.Aşırı kurak ya da sulama imkanı olmayan bölgelerde dikim derinliği 13-15 cm’ye çıkarılmalıdır.Böylece yağışlardan elde edilen suyun daha uzun süre bitki tarafından kullanılması sağlanır.Yerinden oynatılmazsa uzun yıllar açar.

Başa dön tuşu